Bir ara dünya Epstein'ı konuşuyordu.
Sonra…
Bıçak gibi kesildi.
Oysa ortada küçük bir magazin skandalı yoktu.
Jeffrey Epstein, reşit olmayan kız çocuklarının istismar edildiği bir ağın merkezindeki isimdi. Ghislaine Maxwell bugün hâlâ bu ağdaki rolü nedeniyle 20 yıllık hapis cezasını çekiyor.
Üstelik dosya kapanmadı.
2026'nın başında ABD Adalet Bakanlığı milyonlarca sayfalık yeni Epstein belgesi yayımladı.
Binlerce video ve yüz binlerce görüntü…
Yazışmalar…
Telefon kayıtları…
İsimler…
Seyahatler…
Bağlantılar…
Ve insanın okurken bile midesini kaldıran bazı ifadeler.
İnternette özellikle bazı yazışmalardaki “babies”, “cream cheese” gibi kelimeler üzerinden çok daha korkunç iddialar ortaya atıldı.
Doğrulanmış gerçekler yeterince korkunç.
Asıl soru başka:
Dünyanın siyasetinden finansına, akademisinden sosyetesine kadar uzanan böylesine geniş bir çevreye sahip bir adamın kurduğu ilişkiler ağı gerçekten bütün boyutlarıyla ortaya çıkarıldı mı?
Kim yalnızca Epstein'ı tanıyordu?
Kim onunla iş yaptı?
Kim ne yaptığını biliyordu?
Kim bilmesine rağmen sustu?
Kim suçun parçasıydı?
Bunlar birbirinden tamamen farklı sorular.
Ve bir insanın adının Epstein belgelerinde geçmesi, tek başına o insanı suçlu yapmaz.
Ama aynı şekilde;
“Adı geçti, ne olmuş?” deyip geçmek de gazetecilik değildir.
Çünkü Epstein dosyasının Türkiye'ye değen satırları da var.
İstanbul var.
Antalya var.
Seyahatler var.
Yazışmalar var.
Temaslar var.
Bazı eski dosyalarla yan yana getirildiğinde insanın yeniden bakmak isteyeceği ayrıntılar var.
Epstein'ın Türkiye'deki temaslarının tamamı araştırıldı mı?
Kimlerle, hangi gerekçelerle ilişki kurduğu incelendi mi?
Bu temasların herhangi birinin suç ağıyla bağlantısı olup olmadığı araştırıldı mı?
Yoksa dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi biz de birkaç sansasyonel başlık okuyup dosyayı kapattık mı?
Daha önemlisi…
Milyonlarca sayfalık bir dosya yayımlanmışken neden kamuoyunun önüne çoğunlukla birkaç ünlü isim ve birkaç fotoğraf düştü?
Dosyanın kendisinden çok dedikodusu konuşuldu.
Belki Epstein hikâyesinin en büyük başarısı da budur.
Herkes isimleri konuştu.
Kimse sistemi yeterince konuşmadı.
Herkes “Kim adaya gitti?” diye sordu.
Çok daha az insan:
“Bu düzen yıllarca nasıl çalıştı?”
diye sordu.
Ve bugün benim aklımdaki soru hâlâ aynı:
Jeffrey Epstein öldü.
Eğer öldüyse…
Ama Epstein'ın kurduğu düzenin bütün bağlantıları da onunla birlikte mi öldü?
Dosyalardaki onca temas neydi?
Eğer ölmediyse…
Neden dünya bir anda bu kadar sessizleşti?
SOYLU'NUN YEĞENİ DEĞİLMİŞ… PEKİ KİMİN NESİ?
Geçen hafta şehirlerarası bir yolcu otobüsünde, şoförü “Süleyman Soylu’nun yeğeniyim” diyerek tehdit eden bir kadının görüntüleri sosyal medyada gündem oldu. Süleyman Soylu da “Benim böyle bir yeğenim yok” diyerek iddiayı kesin bir dille yalanladı.
Benim merakım ise başka:
Bir insan, herkesin gözü önünde bir devlet adamının adını kullanarak şoförü tehdit ediyor.
Peki sonra?
Hiçbir devlet yetkilisi çıkıp da:
“Gel bakalım buraya… Sen kimsin? Kimin nesisin? Süleyman Soylu’nun adını neden kullanıyorsun? Bu şoförü hangi cesaretle tehdit ediyorsun?” diye sormayacak mı?

Bilmiyorum…
Belki bu kadının akli dengesi yerinde değildir.
Belki yaptığı tamamen münferit bir taşkınlıktır.
Belki profesyonel bir provokatördür.
Belki bir cast işidir.
Belki de bizim bilmediğimiz bambaşka bir hikâye vardır.
Belki bir deli.
Olağan ya da profesyonel.
Velev ki deli.
Bu sözde deliler niye kendisini arabanın önüne atmıyor?
Neden cebindeki parayı sokağa fırlatmıyor?
Bunların hiçbirini şu anda bilmiyoruz.
Tam tersine, bunların hangisinin doğru olduğunu devletin merak etmesi gerektiğini söylüyorum.
Mesele, bir insanın devletin önemli görevlerinde bulunmuş bir siyasetçinin adını kullanarak açıkça tehdit savurabilmesi ve bunun nedenini kimsenin sorgulamaması.
Soylu “Yeğenim değil” dedi. Tamam.
Peki bu kadın kim?
Niçin onun adını kullandı?
Neyi amaçladı?
Ve en basitinden:
Hiç mi merak edilmez, in mi cin mi diye?
KURUN ARTIK ŞU DEPREM FAKÜLTELERİNİ!
Yıllardır söylüyorum:
Öneriyorum.
Dilimde tüy otu bitti.
Deprem Fakülteleri kurun.
Tık yok.
Anlamıyorum…
Türkiye deprem ülkesi değil mi?
On binlerce insanımızı depremlerde kaybetmedik mi?
Şehirlerimiz yıkılmadı mı?
Milyarlarca dolarlık servetimiz birkaç dakika içinde enkaza dönüşmedi mi?
Daha ne olması gerekiyor?
Üstelik bilim insanları yeni ve büyük depremlerin kaçınılmaz olduğunu yıllardır anlatıyor.
Peki biz neyi bekliyoruz?
Deprem olduktan sonra enkazın başında toplanmayı mı?
Deprem Fakülteleri kurun.
İçinde jeoloji olsun, jeofizik olsun, inşaat mühendisliği olsun, mimarlık ve şehir planlama olsun; afet yönetimi, zemin bilimi, yapı teknolojileri aynı çatı altında çalışsın.
Sadece diploma vermesin.
Şehir şehir risk çıkarsın. Bina bina çözüm üretsin. Yeni teknolojiler geliştirsin. Devlete sürekli bilimsel veri üretsin.
Savunma sanayisini nasıl stratejik bir mesele olarak görüyorsak, depremi de öyle görmek zorundayız.
Çünkü deprem de bir milli güvenlik meselesidir.
Belki de en büyük deprem kapıda.
Ve o gün geldiğinde yine aynı cümleyi kurmayalım:
“Keşke daha önce önlem alsaydık.”
Keşke demeden önce…
Kurun artık şu Deprem Fakültelerini!
VELHASIL: “Harmana giren porsuk, dirgene dayanacak.”